Bilim İnsanları Açıkladı: Bazı İnsanlar Gerçekliği Çok Daha Yoğun Bir Şekilde 'Hissedebiliyor' – Peki Sizden Biri misiniz?

Güneş ufkun altına süzülürken gökyüzünü büyüleyici renklere boyuyor ya da bir konser salonunda yükselen güçlü bir müzik tınısı tüm mekanı dolduruyor.
Güneş ufkun altına süzülürken gökyüzünü büyüleyici renklere boyuyor ya da bir konser salonunda yükselen güçlü bir müzik tınısı tüm mekanı dolduruyor. Birçok insan için bu anlar sadece keyifli birer deneyimken, bazıları için tüm vücutlarında hissettikleri duygusal ve dönüştürücü anlardır. İki farklı gözlemci arasındaki bu derin farkın kaynağı nedir? Bilim insanlarına göre bu durum, "özellik emilimi" (trait absorption) adı verilen bir dizi psikolojik nitelikle açıklanabiliyor.
Yüksek emilim düzeyine sahip bireyler, sadece zengin bir iç hayal dünyasına sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda dış dünyadaki deneyimleri de adeta bir sünger gibi "emiyorlar". Bu kişiler genellikle doğa, sanat, seyahat ve maneviyat gibi yoğun deneyimlerin peşinden gidiyor; bilinci değiştiren maddelerle deneyler yapmaya daha yatkın oluyorlar. Emilim özelliğinin neden bu kadar farklı deneyimlere yol açtığı ise hala bir gizem; bu durum genetik olabilir, geçmiş travmalarla bağlantılı olabilir ya da belki de sonradan öğrenilebilen bir beceridir.
Bu kavramı literatüre ilk kazandıran isimler 1974 yılında psikologlar Dr. Auke Tellegen ve Dr. Gilbert Atkinson oldu. Hipnoz edilebilirliğin neden bazı insanlarda diğerlerinden daha yüksek olduğunu araştıran ikili, bu durumun temelinde "emilim" olarak adlandırdıkları bir özellik kümesinin yattığını keşfettiler. Yüksek emilim düzeyine sahip kişiler, bir deneyimin içinde tamamen kaybolmaya, onu analiz etmeyi bırakıp sadece yaşama eğilimi gösteriyorlar. Bu yoğun dikkat seviyesi, kişiyi dış uyaranlara karşı duyarsızlaştırırken, empati odaklı değişmiş bir gerçeklik algısı ve benlik algısı yaratıyor.
Dr. Tellegen, bu özelliği ölçmek için 34 soruluk "Tellegen Emilim Ölçeği"ni geliştirdi. Bu ölçekte yer alan sorular, bireyin müzik dinlerken dünyadan kopup kopmadığını, düşüncelerini kelimelerden ziyade görsel imgeler olarak görüp görmediğini veya bazen nesneleri "çifte gerçeklik" hissiyle deneyimleyip deneyimlemediğini sorguluyor. Yapılan araştırmalar, bu özelliğin yüksek olan kişilerin rüya hatırlama kapasitelerinin güçlü, yaratıcılıklarının yüksek ve empati yeteneklerinin gelişmiş olduğunu gösteriyor. Ancak madalyonun bir de karanlık yüzü var: Yüksek emilim, yoğun kaygı ve fiziksel semptomlarla da ilişkili olabiliyor.
Konu üzerinde kapsamlı çalışmalar yürüten Dr. Michael Lifshitz, emilim özelliğinin erken çocukluk döneminde yaşanan travmalarla bağlantılı olabileceğini belirtiyor. Yüksek emilim seviyesine sahip kişiler, sadece mutluluğu değil, kaygıyı da çok daha şiddetli yaşıyorlar. Olumsuz senaryoları zihinlerinde o kadar net canlandırabiliyorlar ki, bu durum mide bulantısı, göğüs ağrısı veya yeme bozuklukları gibi fiziksel semptomlara dönüşebiliyor. Öte yandan, bu kişiler bilincin değiştiği anlara, örneğin psikedelik deneyimlere veya hipnoza, düşük emilimli kişilere kıyasla çok daha derin ve etkili tepkiler veriyorlar.
McGill Üniversitesi'nden Dr. Lifshitz, kendisinin de yüksek emilimli bir birey olduğunu belirterek, bu kişilerin bilincin dönüşme sürecinden büyük keyif aldığını ifade ediyor. Lifshitz, Tellegen ölçeğinin ketamin destekli terapi gibi yöntemlerde kimlerin daha fazla fayda göreceğini belirlemek için kullanılabileceğini kanıtladı. Araştırmalar, emilim düzeyi ne kadar yüksekse, depresyon gibi semptomların tedaviyle hafifleme olasılığının o kadar arttığını gösteriyor. Ancak ilginç bir şekilde, yapılan fMRI beyin taramaları, emilimi tahmin eden tutarlı bir beyin yapısı veya fonksiyonel bir model henüz ortaya koyamadı.
Bilim dünyasında uzun süre bu özelliğin doğuştan geldiği ve değişmeyeceği düşünülse de Lifshitz'in ekibi bunun aksini savunuyor. Dağ yürüyüşü yapmak veya sekiz haftalık bir ketamin terapisi almak, bir kişinin emilim düzeyini ölçülebilir şekilde artırabiliyor. Lifshitz, bunun "tahmin edici beyin" modeliyle ilgili olduğunu düşünüyor. Beynimiz dünyayı yönetebilmek için sabit modeller oluşturur; ancak meditasyon veya psikedelikler gibi yöntemler bu modelleri gevşeterek, beynin daha önce kaçırdığı bilgileri fark etmesini sağlayabiliyor.
Lifshitz, psikolojideki "herkese uyan tek tip tedavi" yaklaşımına karşı çıkarak, kişilerin emilim düzeylerine göre özelleştirilmiş müdahalelere ihtiyacı olduğunu vurguluyor. Ayrıca, bu özelliğin eğitilebilir olup olmadığını anlamak için Stanford'dan Dr. Tanya Luhrmann ile birlikte "Tulpa" kavramı üzerine çalışmalar yürütüyor. Tibet Budizmi'nde ruhsal pratiklerle var edilen bu varlıkları, modern dünyada meditasyon yoluyla zihinlerinde "hayali arkadaş" gibi canlandıran mühendis ve bilim insanlarını inceleyen ekip, hayal gücünün ne kadar güçlü olduğunu gözlemliyor. Lifshitz, doğa ile bağ kurmak veya zihinsel pratikler yapmak yoluyla insanların hayatı daha "büyülü" ve "büyülenmiş" bir hale getirmeyi öğrenebileceğine inanıyor.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın.
İlgili Haberler
Aşırı Sıcaklar Hayvanlarda Bilişsel Hasara Yol Açıyor: Daha Agresif ve Daha Az Yetenekli Oluyorlar!
3 hours ago
Heyecanlanınca Karnımızda Neden Kelebekler Uçuşur? Nörobilimciler Açıklıyor
3 hours ago
Yapay Zeka Çip Tasarımının Geleceğini Nasıl Değiştirecek?
3 hours ago